Türkiye’de mizah yapmak artık sadece güldürmüyor, devletin en derinlerindeki sinir uçlarına dokunup, yıllarca sümen altı edilmiş kirli sırları da ortalığa saçıyor. Stand-up komedyeni Deniz Göktaş, yurt dışından kendi ayaklarıyla geldiği halde “kaçma şüphesi” denilerek tutuklandı. Resmi kılıf belli: “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik.” Oysa Göktaş’ı alelacele Metris’e, oradan da 23 saat gün yüzü görülmeyen kuyu tipi Çorlu F Tipi Cezaevi’ne tıktıran asıl gerekçenin ne olduğunu bu ülkede hafızasını kaybetmemiş herkes çok iyi biliyor.
Mesele din veya inanç hassasiyeti değildi. Eğer öyle olsaydı; her cuma salladığı “makara” ayetleriyle bilinenler veya “Peygamber kibre kapıldı, biz kapılmadık” diyenler siyaset sahnesinde baş tacı edilmezdi. Deniz Göktaş’ın asıl suçu, sahneden kurduğu şu cümleydi: “Benim babam iyi bir baba… Ama trafikte birini öldürsem beni kurtarmaz. Recep Tayyip Erdoğan kadar iyi bir baba değil.”
İşte o cümle, 11 Mayıs 1998 tarihine kazınmış, üzeri itfaiye arazözleriyle yıkanarak temizlenmeye çalışılmış o karanlık kazayı yeniden Türkiye’nin gündemine soktu.
SİLDİRİLEN HABERLER, AKLANAN KUSURLAR
Tarih 11 Mayıs 1998. TRT ses sanatçısı Sevim Tanürek, yaya geçidinde, kendisine yeşil ışık yanarken süratle gelen bir aracın altında kaldı ve 30 metreden fazla sürüklendi. Altı gün süren yaşam mücadelesini kaybetti. Olayın faili, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın oğlu Burak Erdoğan’dı.
Olayın ardından yaşananlar, bugün kurulan yargı ve liyakat sisteminin aslında ilk fragmanıydı. İddialara ve Tanürek ailesinin yıllar sonra anlattıklarına göre; kazanın hemen ardından belediyenin arazözleri sokağı baştan aşağı yıkadı, 35 metrelik fren izleri dahil tüm deliller yok edildi. Kazadan aylar önce verilmiş gibi gösterilen ehliyetler düzenlendi.
İlk raporda 8’de 8 kusurlu bulunan Burak Erdoğan’ı aklamak için adli tıp uzmanı Eyüp Çakmak devreye girdi ve kusuru tamamen yaya geçidindeki Sevim Tanürek’e yıktı. Sonuç mu? O raporu hazırlayan uzman, ilerleyen yıllarda hızla terfi ettirilerek Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne kadar yükseltildi. Aile tehdit edildi, tanıklar susturuldu, üç aylık hapis cezası paraya çevrilip kapatıldı. Yıllar sonra bu konudaki tüm haberler internetten sistemli bir şekilde sildirildi.
İşte Deniz Göktaş, kuyu tipi cezaevine atılarak o arazözlerin yıkayamadığı, mahkemelerin silemediği toplumsal hafızayı kanattığı için cezalandırıldı.
MAHKEME KARARINI TANIMAMAK İÇİN YASA ÇIKARTAN SİSTEM
Bir kişiyi korumak için hukuku eğip büken o zihniyet, bugün 85 milyonun üzerinde bir balyoz gibi sallanıyor. Yargı sadece gücü korumak için işlemiyor, aynı zamanda haksızlığa uğrayanların nefesini kesmek için de özel olarak dizayn ediliyor.
Bunun en somut örneği, Meclis’te sessiz sedasız görüşülen torba yasada gizli. KHK ile işinden atılan, ancak İdare Mahkemesi’ne gidip “Ben masumum, işime iade edilmeliyim” kararı alan kamu görevlilerinin, polislerin, öğretmenlerin dönüşünü engellemek için akla ziyan bir yasa çıkartılıyor.
Anayasa’nın 138. maddesi “Devlet, mahkeme kararlarına uymak zorundadır” demesine rağmen; iktidar, kendi atadığı hakimlerin verdiği iade kararlarını bile uygulamamak için formül buldu. Yeni yasaya göre, beraat eden kişi yıllarca sürecek olan Danıştay süreçleri bitene kadar işine döndürülmeyecek. Mahkeme kararını uygulamamak için özel yasa çıkartan bir sistemle karşı karşıyayız.
LİYAKATİN ÇÖKTÜĞÜ YER: BOĞAZİÇİ
Hukukun ve liyakatin ayaklar altına alındığı bu düzenin faturası sadece adliyelerde değil, üniversitelerde de kesiliyor. Türkiye’nin en köklü kurumu Boğaziçi Üniversitesi’nde akademisyenlik koltuğuna paraşütle oturtulan Yasin Ramazan Başaran isimli bir şahıs, mezuniyet töreninde kendisiyle fotoğraf çektirmek istemeyen öğrenciye diplomasını vermemek için itiş kakış yaşatıyor. Hızını alamayan yönetim, o öğrenciye 5 yıl üniversiteye giriş yasağı koyuyor. Tıpkı Tıp fakültelerinde soruların çalınıp yabancı uyruklu öğrencilere satılması gibi, Boğaziçi’nin genetiği de vasatlığa ve kibre teslim ediliyor.
Türkiye’nin özeti tam olarak budur: Güçlüler yaya geçidinde insan ezdiğinde deliller arazözlerle yıkanır, raporlar değiştirilir. Ama sıradan bir vatandaş, sadece bu adaletsizliği sahneden yüzlerine vurduğunda kuyu tipi cezaevlerine atılır. Hukuk, bu ülkede adaleti sağlamak için değil, güçlünün suçunu örtmek ve konuşanı susturmak için kullanılan bir silaha dönüşmüştür.

