SARAYIN FETVACILARI VE KAPTIRILAN SAKALLAR: DİN, DEVLETİN SOPASINA NASIL DÖNÜŞTÜ?

Orta Doğu bataklığında yüzyıllardır değişmeyen, kanla ve itaatle yazılmış tek bir kural vardır: Din devlettir, devlet dindir. Bugün Türkiye’de dinin nasıl devasa bir siyasi aparata, kitleleri uyuşturan bir araca dönüştüğünü görmek için felsefenin keskin bıçağına ihtiyacımız var. Prof. Dr. Ahmet Arslan’ın tespitleri, fildişi kulelerinden ahkam kesenlerin değil, tam da bu çürümüşlüğün röntgenini çekiyor.

İnsanlık tarihi boyunca dinin en ilkel ve temel işlevleri, doğadaki bilinmeyeni açıklamak ve ölüm gibi yıkıcı gerçekler karşısında insana bir teselli sunmaktı. Ancak işin içine iktidar, devlet ve kitlelere hükmetme hırsı girdiğinde oyunun kuralı kanlı bir şekilde değişti. Devlet, topluma bütünüyle egemen olmak ve üyelerini zapturapt altına almak için dini en kullanışlı araç olarak şekillendirdi. Neden mi? Çünkü yasalar ve kurallar insan elinden çıkar; ancak bu insani yasalara yüksek bir kutsallık, bir ilahilik atfederseniz, kitlelerin itiraz edemeyeceği mutlak bir otorite yaratırsınız. İnsanların yalnız kaldıklarında bile itaat etmelerini sağlamak için onları her an izleyen, cezalandıracak “görünmez bir kutsal varlık” icat etmek, iktidarların en muazzam ve acımasız projesiydi.

Cumhuriyetin Yıktığı Tezgah ve Diyanet’in Asıl Misyonu

İşte Cumhuriyet, tam da bu sömürü çarkına, bu din tüccarlığına çomak sokmak için Diyanet’i kurdu. Asıl amaç, din ve devlet ilişkisinin o hastalıklı bağını koparmak; dinin hukuka, siyasete ve modern kurumlara müdahalesini kesmekti. Cumhuriyet rejimi, toplumsal kuralları aklın ve tecrübenin koymasını şart koşarken; dinin, devletin baskı aracı olmaktan çıkıp bireysel, aydınlık ve ruhsal bir boyutta kalmasını hedefledi.

Ancak bugün geldiğimiz karanlık noktada tablo ortada. Din, yeniden devletin et ve tırnak gibi içine girmiş, siyasetin ve iktidarın yönetim gücüne, bekasına hizmet eden sıradan bir aparata indirgendi.

İki Yüzlü İlahiyatçılar ve İktidarın Gölgesi

Geçmişte, bu topraklarda din üzerine konuşan aydınlar, itiraz eden, felsefeyle tartışan isimlerdi. 1950’lerin, 60’ların ilahiyat fakültelerindeki akademik kalite, batıdan alınan bilimsel yaklaşımlar bugün adeta mumla aranıyor. Şimdiki sözde “ilahiyatçıların” çoğunluğu sadece siyasal ve çıkarcı figürlere dönüşmüş durumda. Dini, ahlakı veya hakikati değil; sadece dünyevi menfaatlerini, saraydaki konumlarını ve ceplerini düşünüyorlar.

Bu çürümüşlüğün en net fotoğrafı, Prof. Dr. Arslan’ın aktardığı şu çarpıcı tespitte gizli: Bugünün ilahiyatçıları iki farklı yüzle, iki farklı bildiriyle hareket ediyorlar. Batı’ya gittiklerinde oraya uygun, Türkiye’ye döndüklerinde ise koltuklarını ve imkanlarını koruyacak ayrı şeyler söylüyorlar. Çünkü Batı’ya gidip Orta Doğu’nun o karanlık şiddetini, kadınlara karşı ayrımcılığını pazarlayamayacaklarını çok iyi biliyorlar.

Eskinin namuslu uleması, iktidarın yozlaştıran gücünü bildiği için “Sultana yakın olmak, ateşe yakın olmaktır” derdi. Şimdikiler ise o ateşte sadece ellerini ısıtmakla kalmıyor; toplumun aklını, vicdanını ve Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını o ateşe odun niyetine atıyorlar. Kendi sakalını devlete, siyasete ve güce kaptıranların, bu halka verebileceği hiçbir ahlaki ders yoktur.