Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin üzerinden hiç kaybolmayacak bir hayalet gibi süzülüyor Gezi. İktidarın tam 13 yıldır baş edemediği, unutturamadığı, her krizde dönüp dolaşıp saldırdığı bu direniş, muktedirler için hâlâ büyük bir kabus, özgürlüğünü arayanlar için ise silinmez bir milat.
Peki, 2013’ün o puslu günlerinde dozerlerin karşısına dikilenlere, “Başka bir dünya mümkün” diyenlere bu 13 yılda ne oldu?
Çekilmeyen Filmin, Çalınan Yılların Bedeli
Bugün, 2026 yılından geriye dönüp baktığımızda karşımızda devasa bir hukuk enkazı ve bu enkazın ortasında dimdik duran, bedel ödeyen isimler var. Mücella Yapıcı ve Cansu Yapıcı, ağaçların kesilmesini engellemek için ilk günden itibaren o dozerlerin karşısına dikilenlerdendi. Ortada yargı tarihine utanç olarak geçen bir dava var. Yapımcı Çiğdem Mater, Gezi Parkı eylemleri hakkında “çekmediği” bir film yüzünden tam 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı! Ortada yasal hiçbir dayanak olmamasına rağmen, sırf bu ülkeye inandığı için yurtdışından kalkıp geldi ve tutsak edildi. İş insanı Osman Kavala ise 2017’den beri, yani tam 9 koca yıldır hapiste tutulurken, “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” gibi ağırlaştırılmış müebbet gerektiren mantık dışı suçlamalarla zindana mahkûm edildi.
Bütün bu bitmeyen kumpasın amacı 13 yıldır hiç değişmedi: Türkiye’de 10 milyon insanın katıldığı bu görkemli halk hareketini sahte bir örgüt şemasına sokarak kriminalize etmek. İnsanların gözünü korkutmak, onlara boyun eğdirmek.
Sahnede Sansür, 13 Yıllık Sürgün
Yaratılan bu korku iklimi, sesini yükseltenleri ve sanatçıları hedef tahtasına oturttu. Dönemin Başbakanı’nın meydanlarda bizzat hedef gösterdiği Memet Ali Alabora, iktidar basınının akıl almaz manşetleriyle Gezi’nin provasını yapmakla suçlandı. Can güvenliği kalmadığı için ülkeyi terk edeli tam 13 yıl oldu. İngiltere’de sürgünde, kendi kelimeleriyle öfkelenemediği, sevemediği bir dilde sıfırdan bir hayat kurmaya zorlandı.
Barış Atay’ın payına düşen de farklı değildi. “Sadece Diktatör” adlı oyunuyla bir dikta rejiminin nasıl adım adım inşa edildiğini sahneye taşıdığında, muktedirlerin tüyleri diken diken oldu. Oyun sakıncalı bulunup yasaklandı. Siyasete atılan Atay, 6 Şubat depremlerinin vurduğu Hatay’da devletin nasıl çöktüğünü yüzlerine haykırdığı için yine namlunun ucundaydı. Bu ülkede 13 yıldır gerçekleri söyleyen herkesin payına hedef gösterilmek düştü.
Mizahı Bile Yargılayan Korku Düzeni
Mizah, zayıfın elindeki en büyük silahtır; güçlü olanı, kibrinden kör olanı doğrudan silahsız bırakır. LeMan dergisi de Gezi’deki o olağanüstü kolektif zekanın bir parçasıydı. Fakat yıllar sonra bile, çizdikleri bir karikatür yüzünden toplatılmaktan, savcıların ve kaymakamların sıraya girip açtığı boylarını aşan dava dosyalarıyla boğuşmaktan kurtulamadılar.
Televizyonda, sinemada, tiyatroda nefes alacak, itiraz edecek hiçbir alan bırakmadılar. İnsanları 13 yıldır mahkeme koridorlarına mahkum ederek rutin bir eziyet çarkı kurdular. Ancak tüm bu hukuksuzluğa, çalınan yıllara, sürgünlere ve cezaevlerine rağmen değiştiremedikleri ve 13 yıldır hazmedemedikleri devasa bir gerçek var:
O çok istedikleri Topçu Kışlası yapılamadı. Ve o ağaçların çoğu hâlâ yerli yerinde duruyor. Gezi’nin mirası, üzerinden on üç uzun yıl geçse de dimdik ayakta kalmaya devam ediyor.

